Dava mı Yoksa Hobi mi? (2)

02-01-2019

 

Müslümanların problem ve sıkıntılarını bahane ederek köşeye çekilmek, hatta azabı hak eden bir toplumun içinde bulunduğu durumu bahane ederek soyutlanmak, tamamen ifsat olmuş ve vefadan anlamayan, iyilikten anlamayan bir nesli gerekçe sunarak sahadan çekilmek haklı bir bahane midir?

Karşılıklı konuşmalarımızda belki birbirimizi ikna edebilir ve hatta belki bu hususta kendi kendimizi de kandırabiliriz lakin ya Allah’ı kandırabilecek miyiz?

Eğer bu tarz mazeretler haklı gerekçeler olarak kabul edilecek olsaydı o vakit hiç şüphesiz Yunus Aleyhisselam’ın gerekçesi de haklı kabul edilmiş olacaktı. Allah Subhanehu ve Teâlâ Yunus Aleyhisselam’ın da zannını haklı bulurdu. Lakin bakın Rabbimiz ne buyurdu:

“Zunnun'a (Yunus'a) gelince hani o öfke içinde yurdundan ayrılırken artık bizim kendisini sıkıntıya uğratmayacağımızı sanmıştı. Fakat sonra karanlıklar içinde «Senden başka ilah yoktur, sen her türlü noksanlıktan münezzehsin, ben gerçekten bir zalim oldum» diye bize seslendi.” (Enbiya suresi 87)

Evet, o kendince haklı gördüğü gerekçeyi kendisine yeterli gördü ve Allah Subhanehu ve Teala’dan gelecek emri beklemeden sahadan çekildi. Yunus’u karanlıklarla imtihan eden Rabbimiz bizi yaptığımız ile mi bırakır? Ona ceza verir de bize ödül mü verir?

Hz. Yunus'un kıssasının bu bölümünde dikkate alınması gereken uyarılar, yaklaşımlar vardır. Bunlara kısaca değinmek istiyoruz:

Hz. Yunus aleyhisselam peygamberliğin yükümlülüklerine sabredememiş, milletinin inanmaması yüzünden canı sıkılmıştı. Davet sorumluluğunu bir kenara bırakmış, öfkeyle bulunduğu yeri terk etmişti. Göğsü daralmış ve canı sıkılmış olarak çekip gitmişti. Bunun üzerine yüce Allah onu öyle bir sıkıntıya sokmuştu ki, yalanlayanların verdiği sıkıntılar bunun yanında çok basit kalırdı. Eğer Rabb'ine dönmeseydi, kendisine, davetine ve görevine karşı haksızlık ettiğini, zulüm işlediğini itiraf etmeseydi, yüce Allah onu bu sıkıntıdan kurtarıp düze çıkarmayacaktı. Ama ilahi güç onu korumuş ve kendisini kuşatan sıkıntılıdan kurtarmıştı.

Davetçilerin, insanları çağırdıkları inanç sisteminin yükümlülüklerine katlanmaları zorunludur. insanların bu inancı yalanlamalarına, bu inanç uğruna kendilerine eziyet etmelerine sabretmelidirler. Doğru ve güvenilir olduğu halde, insanın yalanlanması gerçekten de insanın zoruna gider. Ama bu da peygamberlerin gerektirdiği yükümlülüklerden birisidir. Bu yüzden davet yükünü omuzlayanların sabırlı olmaları, zorluklara katlanmaları bir kaçınılmazlıktır. Kararlı olmaları; direnmeleri zorunludur. Daveti tekrarlamaları, yeniden anlatmaları, tekrar baştan almaları gerekmektedir. (Seyyid Kutup- Fizilal-i Kuran)

Aksi durumda Kendi nefislerini ikna için öne sürdükleri mazeretler dünya da kendilerini haklı kabul ettirse bile Ahirette bir haklılık kazandırmayacaktır. Nitekim Yunus Aleyhisselam’a tanınmayan bir imtiyaz bize tanınacak değildir.

Ve eğer Yunus gibi hatayı nefsimizden kabul etmez de faturayı başkalarına çıkarmaya devam etmek durumunda kalırsak o vakit Yunus’a nasip olan af ve bağışlanma bize nasip olmayacaktır.

İslami dava asla tozpembe olan bir dava değildir aksine cennete giden güller ile döşenmiş değil dikenler ile döşenmiş bir yoldur.

Evet, kimi zaman ümmet zaferle motive edilir. Lakin bazen de Uhudla terbiye edilir. Bedir bizi şımartmamalıyken Uhud’da bizi ye’se düşürmemelidir.

Nitekim Bedir’de Müslümanlar büyük bir kazanım elde edince Allah’ın nusretinin sürekli Müslümanlar ile beraber olacağını düşündüler. Ve insani tedbirlerin alınmasının bir lüzumu olmadığını düşünmeye başladılar. Bu hiç şüphesiz düşünce Müslümanlar için çok tehlikeli bir durum idi. Ve Rabbimiz Ümmete merhamet etti.

Uhud’a Müslümanlar “her türlü kazanacağız, çünkü biz iman edenleriz onlar ise Müşriklerdir. O vakit Rabbimiz bize yardım edecek ve müşrikleri zelil edecektir.” diye düşündüler. Almaları gereken tedbirlerde gevşek davrandılar ve nitekim azıcık ganimet sevdası onları emre itaatsizliğe sürükledi.

Lakin sahabe emre itaatsizlik ettiğini düşünmedi. Nitekim onlara göre savaş bitmiş ve Peygamberin emri sadece savaş zamanı için geçerliydi. İşte ganimet sevgisi ile sağlıklı bakamayan o nadide insanlar hata ettiler ve alanı terk ettiler. Onların terk edişi ile ümmet bir rahmet tokadı yedi ve sarsıldı.

Hemde öyle bir sarsılma ki Hamza ve Musab’ın da bulunduğu 70 sahabenin şehadeti ile sarsılmakla imtihan edilmiştir..

 

Yine Rabbimiz, çokluğun, gücün bizi zehirlediği ve başarının; güç ve çokluk ile geldiğini diğer anlamda başarıyı, elimizdeki imkânlara bağlar olduğumuz bir zaman da burnumuzu yere sürtmekle bizi imtihan etmişti.

İşte Huneyn savaşı; öyle ki biz “Bu ordu bundan sonra sayı sebebiyle yenilgi yaşamaz” gibi bir büyüklenme içerisine girmiştik ve sonra düşman ile karşı karşıya gelince kutlu Nebi’yi yalnız bırakıp kaçmıştık. Bu tecrübe bize çokluğun değil, Rabbimize olan itaatin bizi başarıya ulaştıracağını öğretmekteydi.

 

O vakit bu gün bizler mazeretler üreten bir ümmet olamayız. Çünkü sebepleri imtihan için var eden bir Allah’a iman etmekteyiz.

Eğer bu inancımız bir hobi değil bir dava ise, o vakit biz sorunların değil çözümlerin bir parçası olmak zorundayız. Kaybolduğumuz karanlıkların insanı değil aksine karanlıklara gömülmüş insanların üzerine aydınlık taşıyan meşaleler ile yürüyen davetçiler olmak zorundayız.

Ya Rabbi sen bizi görmekte ve işitmektesin. Dört bir yanda cepheleri kaybetmiş ümmetin gençlerini uyandır, onların kalplerini dirilt. Onları sana kulluktan uzaklaşmış insanlığın kapısına dayanan Rib’i gibi yap. Yarabbi sen duaları işiten ve en güzel şekilde icabet edensin…

Abdullatif mermer 01-01-2019