Cemaatlerin birleşmesi mümkün mü?

20-11-2017

Allaha hamd, Muhammed Aleyhisselama salat, onun yolunda harfiyyen yürümeyi kendine şiar edinen sahabeye ve sahabeyi kendine selef kabul eden Müslümanlara selam olsun…

Bundan sonra

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de ümmetin en temel problemi Vahdet meselesi olmuştur. Gerek davet amacıyla gittiğim şehirlerde ve gerekse bulunduğum bölgede özellikle Yaşları 18 ile 25 i geçmeyen heyecanı üzerinde gençlerin sık sık sorduğu bir soru olması hasebiyle gerek ülkemizde gerekse Ortadoğu’da oluk oluk Müslüman kanının aktığı bir asırda “Müslümanlar neden birleşmiyor ?” sorusunun cevabını ele almak istedim.

Değerli kardeşim! Bil ki bu mesele elbette ki günümüzde birçok kimsenin ve birçok Müslüman gencin kalbinde sızlayan bir yaradır. Genelde sorulan bir sorudur ; “Neden Müslümanlar birleşemiyor”  ya da “Neden cemaatler bir araya gelemiyor” diye.  Lakin bu soruların sorulduğu ve cevaplanmak istendiği yerde  zaruri bir soru daha zuhur etmektedir ki o da şudur; “Bizler birleşmekten neyi anlamalıyız ?”

Allah’tan yardım ve Nusret’i talep ettikten sonra, bu yazımda önce tarihten günümüze ihtilafın varlığını ve bunun olması gereken bir gerçek olduğunu izah edeceğim. Daha sonra ise asıl zarar veren ihtilafın hangisi olduğunu izaha çalışacak ve bunun akabinde birleşmeye mani meseleleri ele alacağım. Her ne kadar bir makaleye sığmayacak bir konu olsa da elimden geldiği kadarıyla özetlemeye azmedeceğim.

Her meselede olduğu gibi bu konuyu da Allah’ın kitabı olan Kuran’ın gölgesinde ele alacak ve vahyin yegane temsilcisi olan Muhammed Aleyhisselam’ın Kitap’tan süzülen inciler hükmündeki hadislerinin ışık tutup aydınlattığı sokaktan sana bir şeyler aktarmaya çalışacağım. Umarım Rabbim beni buna muvaffak kılar.

Neden Müslümanlar birleşemiyor?

Değerli kardeşim! Belki de senin aklından  geçen düşünce şudur;  “aynı düşünen kimselerin arasında ihtilafın varlığı anlamsız.” Lakin bilmelisin ki gerçek düşündüğün gibi değil hakikat bildiğinin tam zıttıdır.  Nitekim aralarında ilgi bulunmayanlar değil aksine birbirine fikirsel anlamda yakınlık bulunan kimselerde ihtilaf ve ayrılık olur.

Çünkü aynı kitleye hitap edenler birbirlerinin alanında bulunmaları hasebiyle düşmanlaşır hasım olurlar. Nitekim temelde ayrılmanın sebebi hasettir ve hasetçi ise kendi sokağında kendi alanında olan kişiye haset eder ve kendi iç dünyasında onu kendisine rakip görür. Bu durum tarafların her hayırlı amelinin kendi içlerinde bir huzursuzluğa yol açmasına sebep olur. Bu ruheti haliyle bir arada bulunmaya tahammül edemezler.

Örneğin bir kasap ile fırın rekabet etmez aksine birbirini desteklerler ve birbirine yardımcı olurlar bunlar arasında ihtilafın olabilmesi için kasabın ekmek ve fırının ise et satması gerekir. Aksi durumda bunlar arasında bir çekişmenin olması mümkün değildir. İşte bu örnekte olduğu gibi aynı şeyleri  düşünen kimselerde muhatap kitle aynı olması hasebiyle İhtilafın olması daha mümkündür.

Bir diğer konu ise ayrılık meselesinin bilgisizlikten olmadığını iyi bilmen gerekir. Nitekim ayrılıklar kesin bilgi sahibi olduktan sonra doğmaktadır.  Beyyine suresinde beyan edildiği gibi; “ Kitap ehli, ancak kendilerine apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler.”(1)  görüldüğü gibi kesin bilgi geldikten sonra teslimiyet değil, ihtilaf ve düşmanlık baş gösterdi. Özellikle hakkı bilen ve hakkı beklediğini iddia eden ehli kitap hak tanımaz tavır sergiledi ve kabul etmedi.

Bize dönecek olursak;

Yukarıda anlatılan vakıa üzerinden bize dönecek olursak, bil ki ehli kitap nerede hangi hataya düştü ise  vahyin çıktığı ağızdan gelen haberdir ki, bu ümmet aynı delikten muhakkak ki ısırılacaktır. “Ebu Saîd el-Hudrî’nin aktarımına göre, Allah’ın Resulü şöyle buyurdu: “Sizler karış karış, arşın arşın sizden öncekilerin yolunu izleyeceksiniz/onların inançları ve yaşayışlarını ölçü edineceksiniz. İnsanın giremeyeceği küçük bir keler deliğine girecek olsalar, siz de onları takip edeceksiniz.”  biz sorduk: “Ey Allah’ın resulü bunlar Yahudiler ve Hristiyanlar mı olacak?”  Şöyle buyurdu:  “Ya başka kimler olacaktı?”(2)  bu hadisten anlıyoruz ki onlar hangi anlamda ne yaşadılarsa, yoldan nerde hangi sebeple saptılarsa aynı tehlike bu ümmetin de kaderi olacaktır ve olmuştur da.  Başka bir hadiste hastalığın ana kaynağını özetleyen Peygamber aleyhisselam diyor ki; “Eski ümmetlerden size iki hastalık kaldı, haset ve kin, onlar dinlerini haset ve kinle yıktılar.”(3)

Dolayısıyla bu ümmet de bu iki hastalıkla dinlerini yıkacaktır. Bunda şüphenin olması düşünülemez nitekim bu vahyin kalbine indiği ağızdan çıkmış bir sözdür.

Burada anlayacağımız şey hiç şüphesiz tehlikenin ihtilaftan çok haset ve kin olduğudur. Çünkü dini yalın ihtilaf değil kin ve hasetten kaynaklanan ihtilaf yıkacaktır. Nitekim helak eden ihtilaf Rabbimizin şu ayette işaret ettiği gibi; “Kitap ehli kendilerine ilim geldikten sonra sırf aralarındaki haset sebebiyle ayrılığa düştüler. “(4)  Haset ve kin, ehli kitabı bekledikleri hakka teslim olmalarına mani olmuştur. Bu durum ise onları helak olmaya sürüklemiştir. Yukarda zikredilen hadisten anlıyoruz ki; onları helak eden haset ve kin bu ümmeti de helak edecektir.

Bu her iki örnekte vurgulanan gerçek ise haset ve kin tehlikelidir, fakat bununla beraber her ihtilaf her zaman için  tehlike demek değildir.

O vakit İhtilaflar normal mi?

İhtilafların tarihine inmek gerekirse bil ki kardeşim Allah ilk insanı yarattı ve aile yaptı. Ve bu aile üzerinden insanların doğmasını diledi. İnsanlık çoğaldıkça farklılıklar doğdu ve farklılıklar ortaya çıktıkça doğal olarak ayrılıklarda ortaya çıkmış oldu. Buna göre yalın olarak ayrılık, fıtratın tezahürüdür. Fıtrata muhalif ayrılıklar ve bu ayrılıkların sonucunda doğan zulümler tezahür etmediği müddetçe ilahi müdahale olmadı. İlahi müdahale ihtilafların fıtrata muhalif bir seyir almasından sonra zuhur etmiştir Nitekim buna işaret eden bir ayette Rabbimiz Subhanehu ve Teâla şöyle buyurmaktadır.

“İnsanlar tek bir ümmetti Allah müjdeleyici ve korkutucu peygamberler gönderdi ve onlarla beraber insanların ihtilafa düştükleri şeylerde aralarında hüküm vermek için hak kitaplar indirdi Halbuki Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra aralarındaki ihtirastan dolayı ihtilafa düşenler de o kendilerine kitap verilenlerden başkası değildir. İşte Allah kendi iradesiyle iman edenleri, üzerinde ihtilafa düştükleri hakka ulaştırdı. Allah dilediğini doğru yola iletir.” (6)

Zamanımızın ender Âlimlerinden şehid üstat Seyyid Kutub bu ayetin tefsirinde şu cümlelere yer verir;

“İşte hikâye böyle… İnsanlar tek bir millet idiler. Tek bir sistemleri vardı. Tek bir düşünceleri vardı. Bu ayet Âdem ve Havva torunlarının ailesine itikat ve düşünce ayrılığından önceki küçücük ilk insan topluluğuna işaret etmektedir. Kur’an bildiriyor ki; insanlar tek bir asıldandırlar. Onlar bir ailenin çocuklarıdır. Âdem ve Havva ailesi. Cenabı Allah, insanların hayatını aile prensibi yerleştirmek ve bu prensibi yuvanın temel taşı kılmak için, hepsinin küçük bir aileden türemesini diledi.

İnsanlar bir seviyede, bir düşüncede, bir yönde oldukları müddetçe, ibtidai aile hayatı temposu uzun bir zaman devam etti. Sonra geliştiler, sayıları arttı, fertleri çoğaldı, yerleri ayrıldı, geçimleri başkalaştı. Allah’ın bir hikmete mebni olarak fıtraten onlara verdiği muhtelif gizli istidatlar meydana çıktı. Allah, her şeyin ötesinde nevileşme, istidat, takat ve yönelişlerde hayat için hayırlı olan şeyleri en iyi bilendir.

İşte o zaman düşünceler ayrıldı. Görüş yönleri belirdi. Yolların sayısı arttı. İnançlar başkalaştı… Allah korkutucu ve müjdeleyici elçilerini de bunun üzerine gönderdi. (6)

Fıtrat ve mizaçların farklılığına binaen ayrılık insan fıtratının tezahürüdür. Allah’ın bildiği ve dilediği bir hikmete binaen yarattığı bu fıtri özellik ayrı olmaya farklı düşünmeye yol açmıştır. Cemaatler bazında ise ayrı cemaatler olmaya sebep olmuştur. Allah’ın yarattığı fıtrat özü itibariyle iyidir ve güzeldir. Farklılık ve onun sonucu ayrılık da öyledir. Nasıl ki cinsel içgüdü fıtridir ve bunun kontrolü fıtrata uygun yollara kanalize edildiğinde ve meşru dairede tutulduğunda bir problem teşkil etmiyorsa aynı şekilde ihtilaf ve farklılıklar da böyledir. Buna binaen deriz ki; ihtilaf ve ayrılık konusunda insan, fıtrata muhalif hareket edip aslını bozmadıkça bu ihtilaf rahmettir ve faydalıdır. Bu sebepledir ki ulema “Ümmetin ihtilafı rahmettir.” demiştir.

İhtilaf fıtratın tezahürüdür

İhtilaf fıtratın tezahürüdür. Bunun en güçlü delili başlarında bir peygamber olmasına rağmen sahabe hem fıtri ve hem de fikri farklılığını törpülememiş aynı olmaya çalışmamıştır. Herkes kendi özündeki farklılığını devam ettirebilmiştir.

Yaratılış olarak insanın ayrı olması çoğu yerde sorumlulukların ayrı olmasını gerektirdi. Ne Ebubekir (r.a) Ömer gibi nede Ömer (r.a) Ebubekir gibiydi. Farklılıkları birbirini güçlendirdi. Haset ve kinin bulaşmadığı o farklılık her zaman için rahmet olmaya devam etti.

Bu farklılık bir sonraki nesilde de varlığını devam ettirdi. Mezheplerin de doğuşu bu fıtri ve fikri olgunlukların farklı oluşunun tezahürüdür. Bu sebeple ne Ebu Hanife, İmam Malik gibidir ve nede İmam Malik Ebu Hanife gibidir.  Tarihte hiç kimse bunların farklılıklarını sorgulamadı. İhtilaflarını fitne sebebi görmedi. Onlar arasındaki ihtilaf asrımızın cahillerinin idrak yetersizlikleri sebebiyle sorgulanasıya kadar normal görüldü ve bu ihtilaf olduğu şekliyle de kabul edildi farklı bir renk farklı bir güzellik olarak fıkıh kitaplarımızda varlığını sürdürdü.

Müctehidler arasında kimse görüşlerinin herkesçe kabul edilmesine uğraşmamıştır. Mesele İman olmadıkça tartışma hasıl olmamıştır. İhtilaflar her zaman olgunlukla karşılanmıştır.

Hatta hiçbir müctehid kendi fikrinin baki kalıp diğer fikirlerin ortadan kaldırılması için bir mücadeleye girmemiştir. Bu meyanda gelen teklifler de bizzat o Müctehidler tarafından reddedilebilmiştir. Buna en güzel örneklerden bir tanesi şudur;

Abbasi halifelerinden Mansur ve Raşit, İmam Malik’ el-Muvatta’nın nüshalarını çoğaltarak ülkeye dağıtmayı ve bu kitaptaki hükümleri kanunlaştırıp ümmeti, bu kitabın içindeki hükümlerle zorla amel etmeyi teklif ettikleri zaman imam Malik şu cevabı vermiştir. “Alimlerin ihtilafı bu Ümmet için rahmettir. Herkes kendine göre doğru olana uymuştur, hepsi doğru yoldadır ve Allah’ın rızasını istemektedirler.” (7) diyerek bu teklifi kabul etmemiştir kendisinin dışındaki fikirlerin yani ihtilafın varlığını devam etmesini bizzat kendisi talep etmiştir.

Ebu Hanife’nin oğlu Hammad ve en önemli öğrencilerinden imam Muhammed, imam Malik’e talebe olmuştur. Onlar imam Malik’ten istifade etmiştir, imam Malik’te onlardan Ebu Hanife’nin fetvalarını sormuş ve bu şekliyle onlardan istifade etmiştir. Ayrı düşünceler olgunlukla karşılanmış ve bu haliyle hazmedilebilmiştir. Ne Hanefi olan Maliki ve nede Maliki olan Hanefi olmuştur. Kimseden böyle bir şeyde beklenmemiştir. Hatta fakihlerin çoğunluğuna göre fıkıh konularında mutlak Müctehidin başka bir mutlak Müctehidi taklit etmesi haram kabul edilmiştir.  İslam ümmetine farklı ufuklar kazandırabilmesi ve ümmetin düşünebilenlerinin önünün açılabilmesi için böyle bir fetvaya ihtiyaç duyulmuştur. Eğer farklı düşünenler ortaya çıkacaksa doğal olarak bu, ihtilaf olarak tezahür edecektir.

Bunlar Ayrılığın ve farklılığın fıtri oluşunu ispat ettiği gibi bunu doğru kanalize edenlerin düşman değil birbirini tamamlayan unsurlar olabileceğini ortaya koymaktadır.

Buna binaen insanların ayrı durması doğaldır. Tek bir fikir tek bir düşünce ve tek çatı altında toplanabilmesi zaten bir ütopyadır. Farklı fikirler, farklı yapılar koca İslam yapısı içinde bir bahçe içinde Farklı renkler ve farklı çiçekler gibidir. Tek yapı akide müstesna bir bahçede tek bir gül ya da tekbir renk gibi duracaktır.

Buna binaen diyebiliriz ki muhtelif fıtratlar; muhtelif mizaçlar sebebiyle farklı yapıların olmasını zorunlu kılar.

O vakit tehlike nedir ?

Bilinmelidir ki tehlike ihtilaf değildir. İhtilafın tehlike oluşturmasına sebep iki temel mesele vardır.

  1. a)Hased ve kin
  2. b)Mevzubahis işte ehilsizliktir.

Birincisi haset ve kindir ki bu zaten baştaki kimselerde var ise hem bu hastalığında kendisinde olduğu kişiyi ve hem de kendisine tabi olan kimselere helake sürükleyeceği yukarda yer yer değinildi.

İkincisi ise tehlike; ihtilafları doğru kanalize edebilecek insanların olmayışıdır.  Yani diğer adıyla sorumlulukların ve işlerin Ehil kimselerin elinde olmamasıdır. Ehliyetli insanların elinde olmayan iş mevzubahis işin kıyametinin kopması demektir.

Müctehid ulema kendi aralarındaki ihtilafı doğru zeminde ele alıp bunu tecrübeleri ve olgunluklarıyla ve yine hakka olan teslimiyetleriyle rahmete çevirebildiler. Hiç kimsenin yaptığı ego tatmini değildi ve hiç kimse benim doğrum senin doğrunu döver kavgasında değildi. Yani hem birinci şıktaki hastalıktan uzak olmaları ve hem de ihtilafı ortaya koyan kimselerin ehil olması hasebiyle taraflar bir problemin oluşmasına mahal bırakmamıştır. Bu sebeple tehlike meselelerin ehlinin elinde olmamasıdır. Nitekim ne zaman ki iş ehlinden çıktı, ehil olmayan kimselerin eline geçti, o vakit ihtilaflar bir anda ümmetin başına bela oluverdi.

Bugün ehil olmayan kimselerin elinde ümmet perişan olmuştur.  İslami Cemaatler hiçbir  tecrübesi olmayan üç beş kişinin etrafında toplanıp onları öne itmesiyle ve ehil kimselerin olmayışından fırsat bularak öne çıkan kimselerin elinde, hâlihazırda bulunan durum zuhur etmiştir.

İhtilafların musibete dönmesi ve cahil önderler

İhtilafların musibetlere dönmesi işte tam burada devreye girmiştir. Ehliyetsiz kimselerin öne çıkma isteği ve liyakatsiz insanlara teveccüh edilmesi hakikatlerin kabul edilmesine mani olmuştur. Akabinde liyakatsiz ve ehliyetsiz kimselerin hasetçi ve kindar oluşları ümmetin birliğini yıkmıştır.

Abdullah b. Amr b. el-As (ra)’tan  Rasulullah Aleyhisselam şöyle buyurdu: “Allah ilmi insanlardan söküp almak suretiyle kaldırmaz., bilakis alimlerin canlarını almak suretiyle ilmi kaldırır aralarında hiçbir âlim kalmaz da insanlar cahilleri önderler edinirler, onlara sorular sorarlar, onlar da bilgisizce fetva verirler ve böylece hem kendileri sapıtırlar hem de başkalarını saptırırlar. “(8)

Peygamber aleyhisselamın vahiyle ışık tuttuğu sokak asırlar sonrası bizim sokağımızı net bir şekilde aydınlatmaktadır.  Bu hadis bunun en güzel örneğidir. Bugün fitnelerin, kavgaya dönen ihtilafların sebebi cahil önderler ve liyakatsiz liderlerdir. Bununla beraber bunları sorgulamayan etba’larıdır. Ne yazık ki hiç kimse kendini bundan müstağni olmadığını görmemiş ve  bu tehdit karşısında ürpermemiştir.

Çözümün yolu bu günün önderlerinin Allah’tan korkup kendilerini sorgulamalarıdır. Olması gereken genç önderlerin genç liderlerin enerjilerini alimlerin ve ilim ehlinin kontrolüne ve aynı zamanda hizmetine vermeleridir.

Eğer ki gençler bir birlik ve vahdet istiyorlarsa yapmaları gereken şey öne geçirdikleri önderlerini ve liderlerini asrın ve bulundukları bölgenin alimlerine ittiba etmesi hususunda zorlamalarıdır.   Aksi durumda o önderlerin ve liderlerin kendi sahalarında ve kendi alanlarında öne çıkan tecrübeleri kabul etmemeleri söz konusu olduğu gibi tecrübe sahiplerinin de doğal olarak onlara ittiba etmemesi doğacaktır. Bu ise  ayrılığı, birleşmemeyi ortaya çıkaracaktır.

İhtilaf bu ümmetin kaderidir ve muhakkak olacaktır.

Yukarda zikredilen durum ihtilafı doğuracaktır ve doğurmuştur da. Bu sonucu Allah resulü aleyhisselamın hadislerinde çok açık ve bariz bir şekilde okuyabilmekteyiz. Nitekim zaman geçtikçe nurun kaynağı Muhammed aleyhisselamdan uzaklaştık ve uzaklaştıkça biraz daha karanlıkta kaldık ve karanlıkta kaldıkça seçme de isabet ediş biraz daha zayıfladı ve nurun kaynağı ile mesafe arttıkça yani zaman grçtikçe haset ve kinin kendisinden kaynaklandığı cehalette onunla orantılı bir şekilde arttı. Cehalet ise helak eden ihtilafların doğmasına sebep oldu.  Buna işaret eden bir hadiste Peygamber aleyhisselam şöyle buyurur;

“ Gerçek şu ki, sizden, benden sonra yaşayacak olanlar, pek çok ihtilaf görecektir. Binaenaleyh siz benim sünnetime ve doğru yola iletilmiş raşid halifelerin sünnetine, azı dişlerinizle ısırırcasına sımsıkı sarılın…”  (9)

Bu hadisin gölgesinde şunları ifade edebiliriz. Her geçen zaman vahiyden biraz daha uzaklaşmaya ve vahiyden uzaklaştıkça da gözlerin önünün sislenerek kararacağına ve doğal olarak cehaletin ardından haset ve kinin artacağına bunun akabin de de ihtilafların kaçınılmaz olduğuna işaret vardır.

Özetle Kurtuluş ve birleşmenin yolu

Yukarıda zikredilen verilerin tamamı ahir zamanla ilgili ihtilafların kaçınılmaz olduğu gerçeğini vurgulamaktadır.

Hristiyanlar 71 Yahudiler 72 Müslümanların da 73 fırkaya ayrılacaktır.  Bu vakıa Peygamber aleyhisselamın hadisleriyle sabit olmuştur.

Ebu Hureyre (r.a) şöyle dedi: Rasulullah aleyhisselam şöyle buyurdu: “Yahudiler yetmiş bir fırkaya ayrıldılar, biri cennete yetmişi cehenneme. Hristiyanlar yetmiş iki fırkaya ayrıldılar, biri cennete yetmiş biri cehenneme. Benim ümmetimde yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır, biri cennete yetmiş ikisi cehenneme.” Sahabeler: −O kurtuluşa erenler kimdir? Ya Rasulallah! diye sordular. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

−“Onlar benim ve ashabımın gittiği yoldan gidenlerdir.”(10)

Bu hadisten anlıyoruz ki bu ayrılık kesinlikle olacaktır. Dolayısıyla ihtilaf ne için var, bu ihtilafları bitirip tek çatı altında nasıl toplanırız meselesini konuşmak ümmetin boş işlerle iştiğalidir.  Nitekim Peygamber aleyhisselamın “olacaktır” diye haber verdiği şey muhakkak vuku bulacaktır.  Eğer ki beden mikrobu kapmış ve hasta olacaksa ya da tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalanmışsa niçin hasta olduğunu tartışmak yerine o hastalık içerisinde bedenin çökmeden ayakta durması nasıl mümkün olur, bunun konuşulması ve tartışılması gerekir.

Peygamber aleyhisselatu vesselam ihtilafların olacağını beyan eden hadislerinde ve birçok hadiste itaate vurgu yapmış ve ihtilafın yaşandığı dönemde ilmin ve alimlerin önemine vurgu yapmıştır. ihtilafların perçeminden Allah’ın rahmetiyle muhafaza ettiği ilim ehlinin korunduğunu beyan etmiş olarak aslında bizi ilim ehli ile beraber olmaya onlar ile beraber hareket etmeye onların bulunduğu cihette saf tutmaya yönlendirmiş olmaktadır. Şu hadiste olduğu gibi; “İlerde bir fitne olacak. O fitne içinde kişi mümin olarak sabahlayacak, kâfir olarak akşamlayabilecek. Ancak Allah’ın ilimle kalbini dirilttiği kimseler hariç.” (11) Kitap ve sünnete sarılma hadisiyle bu hadisi cem ettiğimiz de anlıyoruz ki kitap ve sünneti iyi bilen alimler kurtuluşa yakın olacaktır. Bu durumda avam için kurtuluş, ilim ehli, basiretli alimlerin etrafında olmakla mümkündür.

Bu durum şuna benzer. Allah Resulü Huzeyfe bin Yamana münafıkların listesini vermişti. Bundan dolayı Hz. Ömer, bir vefat olduğunda Huzeyfe’yi takip ederdi. Hz. Huzeyfe’yi cemaat arasında görmezse, o kimsenin cenaze namazına gitmezdi. Zira Huzeyfe’nin o kimsenin cenaze namazına gitmemesi, Hz. Ömer için kâfi bir delil sayılırdı. (12) Ömer (r.a) cenaze namazı kılınacak ve kılınmayacak kişiyi Huzeyfe’nin üstüne namaz kılıp kılmamasıyla tespit etmesi gibi bizlerin de bugün aynı şekilde nerde ve nasıl durmamız gerektiğini tevhidi dava edinmiş ömrünü kitaba ve sünnete feda etmiş alimlerin nerde ve nasıl durduğuna bakıp ayarlamamız gerekir. Dolayısıyla onların bulunduğu yerde bulunmamız bulunmadığı yerde bulunmamamız gerekecektedir. Peygamber aleyhisselatu vesselam’ın bize tarif ettiği şey yani Kurtuluş’un reçetesi ancak ve ancak budur.

Alimlere ittiba etme şöyle bir faydayı beraberinde getirecektir. Belki insanlar tek çatı altında toplanamazlar ama farklı farklı gruplar, ihlaslı olan alimlerin etrafında toplanır ya da kitap ve sünnete hakim olan alimleri dinlerler ise farklı gruplar aynı alimleri dinlediğinde o kimselerin birbirlerine karşı ihtilafa düşmeleri daha az olacak, oluşan ihtilafta o alimin hakemliği ile fitne çıkmadan mesele sonlandırılabilecektir.

Bu şekilde belki fiziksel bir birleşme olmayacaktır lakin manevi bir birleşmenin olması mümkün olacaktır. İhtilaflar olsa bile haset ve kine sebep olmadan sonlandırılabilecektir.

Nitekim ümmetin fiziksel birleşmesinin mümkün olmayacağına, bilakis her geçen gün ayrışmanın artacağına işaret eden Muhammed Aleyhisselam, bununla beraber Müslümanların birbirini sevmesini imana bağlayarak, bu hususu kimsenin keyfiyetine bırakmamıştır.

“Nefsim elinde olana yemin olsun ki siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Ben size yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir iş göstereyim mi? Selamı aranızda yayın” (13)

Bu hadis bize Müslümanı sevmenin keyfi değil zaruri olduğunu beyan etmekle beraber iki noktaya vurgu yapar; birincisi kalpteki imanın ispatı, her tür sıkıntı ve probleme rağmen sevgini Allah rızası ile temellendirebilmen gerekmektedir. Yani her şeye rağmen, bir yapının tuğlaları gibi olmaya temel olacak sevgiyi kalbine yerleştirerek haset ve kin ile hastalanmış kalbini tedavi edeceksin. ikincisi ise; kastedilen sevginin oluşabilmesi için her şeye rağmen selam vererek kendi tarafınca Allah’a karşı görevini yerine getirecek ve yerine göre kinini ve kibrini kırabileceksin.

Büyük üstad ve zamanımızın ender alimlerinden şehid Seyyid Kutub; “Bu yol dikenlidir, ayağını seven gelmesin.”  Diyordu.

Aynen öylede, bu yolun birçok dikeni vardır, işte bu anlamdaki dikenlerden biri de zorla da olsa selam verebilmek ve kişisel sorunlarında bir selamlık yer bırakabilmek ve en önemlisi kibirini kırıp haklı da olsa  Allah için geri adım atıp selam verebilmektir.

Peygamber aleyhisselam; “Birbirinize buğz etmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize arka çevirmeyin; Ey Allah’ın kulları, kardeş olun. Bir Müslümana, üç günden fazla din kardeşi ile dargın durması helâl olmaz.” (14) Demektedir.

Hadisin zahirinden de anlaşıldığı gibi “ey Allah’ın kulları kardeş olunuz” demek tek çatı altında toplanın demek değildir. Ayrıda düşünseniz, ayrı yerde de olsanız, birbirinize buğz etmeyin, haset etmeyin, sırt çevirmeyin, birbirinizi sevin ve her şeye rağmen selamlık bir hukuku koruyun demektir.

Peygamber aleyhisselam şöyle buyurur: “Müslümanın Müslüman üzerindeki hakkı altıdır. Karşılaştığında selam verir, davetine icabet eder, aksırdığı zaman elhamdulillah derse yerhamukallah der, hastalandığında ziyaretini yapar, öldüğünde cenazesinin ardından yürür kendisi için sevdiğini o kardeşi için de sever.” (15) başka bir rivayette ise şu ifade yer alır; “varlığında ve yokluğunda onun hakkında samimi olur ve nasihate devam eder.” (16)

Karşılaşınca selam vermek, davetine icabet etmek, elhamdulilleh dediğinde yerhamukallah demek, cenazesinde bulunmak, kendisi için sevdiğini onun içinde sevmek ya da kendisi için sevmediğini onun içinde sevmemek, varlığında ve yokluğunda onun hakkında samimi olmak ve nasihate devam etmek.

Vahyin, vahiy olduğunu kendisinden öğrendiğimiz Muhammed aleyhisselam bize tek çatı altında olmanın gereğini değil yaşam alanının aynı olması durumunda parçalanmışlıktan kurtulup nasıl kardeş olacağımızı bu iki hadis ile nihayete erdirip özetlemektedir. İşte kardeşlik bu hukuku koruyabilmektir. Nitekim bu hukuk korunmadıktan sonra bedenlerin bir arada olması zaten bir anlam ifade etmeyecektir.

Ne zaman ki ümmet birbirinin derdiyle dertlenir, birbirinin derdini dert edinirse o zaman bir beden dünyanın bir ucunda diğer bedende dünyanın diğer ucunda olsa bile tek çatı altında toplanmamış ama tek ümmet olabilmişiz demektir. Diğer bir deyişle kardeş olabilmişiz demektir.

Bu gerçeklerin bütün açıklığıyla idrak edilememesinin sebebiyse; bu hadisleri bize şerh eden abilerin de, hocaların da bu hadisleri anlayabilecek ilimleri ve kapasiteleri olmasındandır. Yani yine problem ilimsizliğin ve cehaletin belasıdır. Alimlerin dizinin dibinde olmayışımızın belasıdır.

Buna binaen deriz ki; cemaatlerin bir araya gelmesi mümkün olmasa da bu anlatılan şekilde bir yol takip edilerek manevi bir birleşmenin kapısı aralanabilecektir.

Durum böyleyken Allah aşkına şimdi kendi kendimize dönüp soralım, ümmet neden birleşmiyor diyen bizler, hayatımızı kitap ve sünneti en iyi anlayan alimlerin ortaya koymuş olduğu şekilde bir disiplin ve düzen içerisine koymakta mıyız? Yoksa kitap ve sünnetin ilmine vakıf olmadan birkaç tane Arapça kitap okuyarak kendisini hoca, alim ve muallim olarak tanıtan ya da bunlardan da bihaber olan birilerini kendimize güzel konuşuyorlar diye önderler seçip onların doğru ve yanlışlarıyla mı? Kendi hayatımıza yön vermekteyiz.  İşte bu soruların cevabı bizim hak ya da batıl üzerinde olduğumuzu en güzel şekilde izah edecek ve anlatacak şeydir. Allah Subhanehu ve Teâla bizleri muhafaza etsin, Kitabına, peygamber aleyhisselatu vesselamın sünnetine, sahabeye ve onların izini en güzel şekilde takip eden Tabiine ve bugüne kadar kitap ve sünneti yüklenip bizlere taşıyan ve hâlihazırda kitap ve sünnetin savunucusu olan ilim ehline hakkı ile tabi olmayı, cahil önderlerden kurtulmayı nasip ve müyesser kılsın.

Sözlerin sonu Allah’a hamddir.

Abdullatif mermer/Gaziantep

02-25-2017

Dipnotlar

1- Beyyine 4

2- Buhari, Enbiya 50; Müslim, İlm 6

3- Tirmizi

4- Ali İmran 19

5- Bakara 213

6- Seyyid Kutup fizilalil Kuran cilt 1 sahife 446

7- Suyuti Cezilul mevahib

8- Buharî. Tecrid-i sarih: 2174

9- Cami’ul Ulum ve’l Hikem İbni Receb, ebu Davud, İbni Mace, Hakim Müstedrek

10- Ebu Davud, Tirmizi, İbni Mace

11-İbni Mace, Deylemi

12-İbnul Esir Usdul Gabe

13-Müslim, 54

14-Buhârî, Edeb, 57, 58.

15-Dârimî, İstizan: 5; İbn Mâce, Cenaiz: 43

16-Nesâî, Cenaiz: 12